Yukarı Çık
The Post: Gazetecilik ve Spielberg

The Post: Gazetecilik ve Spielberg

Yazar: Furkan Erkan

Sinema yazarı Fatih Özgüven, Arka Pencere’nin Ocak sayısına “Neden Tam da Olmamış Olduğunu Hissettiğimiz Halde Bazı Filmlere Olmuş-Olmuş Diyoruz?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Yazıda daha çok son dönemin bağımsız yerli filmleri özelinde, bu tür filmlerin bazı yanlarıyla göklere çıkarıldığını, eksileri artılarından fazla olmasına rağmen meselesinden dolayı önem atfedilmesi gerekliliğinden dem vuruyordu.

Steven Spielberg’ün yeni filmi The Post’u izlerken, bu tartışmadan yola çıktığımızda benim de aklıma hep Spotlight geliyor. Spotlight’ın bizde vizyona girdiği dönemde ENSAR Vakfı’nda çıkan taciz skandallarının ve gazetecilere yapılan sözlü ve fiili ambargonun üst üste gelmesi filmin ülkemizdeki prestijini daha da arttırdı. Film, Boston Globe gazetesindeki Spotlight ekibinin, yerel bir Katolik kilisesisinin adının karıştığı çocuk tacizi olaylarını aydınlatmaya dayalıydı. Aslında film bir yerden sonra bunun araştırma ve yayma sürecini iyi bir şekilde işlese de günü kurtaran detayı tek bir karaktere ve onun gelişimine bağlamasıyla ekseninden kayıyor gibiydi. Ayrıca birçok kişinin hemfikir olduğu şekilde bir ‘sinema filmi’ izlediğimiz hissiyatını yaratmıyordu bana kalırsa. Bunun biraz kullanılan kamera açıları ve kurgusuyla da alakalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu haliyle HBO’nun mini dizilerinin yapısını hatırlatıyor daha çok. Gel gör ki, yoğun ilgi gördü ve üstüne de Oscar’da ‘En İyi Film’ ödülünü aldı.

The Post’un meselesi ise bilhassa muhalif kanattan olmayanların gazeteciliği üzerine… Aslında Spotlight’la benzerliğinin sebebi yine vizyona girdiği dönem ve memleketimizin politik iklimiyle neredeyse örtüşmesi.. Havuz medyası şeklinde tabir edilen hükümet yanlısı gazetelerin yayın politikaları nezdinde bilhassa. Hatta filmde gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee ve ekibi, büyük haber çıkana kadar Başkan Nixon’ın kızının düğününü haber yapmak için adeta taklalar atıyor. Ne kadar da bize benziyor değil mi?  70’li yıllarda ABD Savunma Bakanı Robert McNamara’nın elindeki Vietnam Savaşı’na dair raporlar sızdırılınca New York Times gazetesi bu kaynağı kullanarak Vietnam Savaşı’nın ABD halkı tarafından bilinmeyen yaralayıcı akıbeti ve hükümetin sakladığı gerçeklere dayanan bir haber yapar. Bir sonraki haberlerinde kaynaklarını doğrulamaya kalktıklarında ise Nixon hükümeti tarafından sansüre uğrarlar. O sırada tirajlarını yükseltmenin, seslerinin daha çok duyulmasının derdine düşen Washington Post da bunu bir fırsat bilerek Pentagon Belgelerinin eksik kalan kısımlarını tamamlamak üzere kolları sıvarlar.

Spielberg, tüm bu yoğun ve meşakkatli süreci dinamik bir sinema diliyle aktarma konusunda yine alnının akıyla çıkıyor. Ama bir taraftan da Spielberg gibi her filminde kendine has muhafazakar yanını gösteren bir yönetmenin bu denli özgürlükçü, vicdani ve mesleki bir mevzuyu yine muhafazakar temelden ele alması her anlamda şaşırtıcı. Kabul etmek gerekirse, hikaye anlatımı da sanki gazetecilik üzerine değil de Washington Post gazetesinin yükseliş hikayesini konu alan bir Amerikan filmi gibi. Dramatik yapının gelişimindeki kodlar ve senaryonun konvansiyonelliği de bunu kanıtlıyor. Ama her şeye rağmen hükümet yanlısı da olunsa tirajı yükseltmenin derdine de düşülse gazetecilik etiğine uymak, diğer meslektaşlarını kendin gibi görmek ve hatta hikayenin son kertesinde adalet kurumundan gelen ‘Basın, yönetenlere değil yönetilenlere hizmet etmek zorundadır’ mottosunun geçerliliği de gazeteciliğin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Bunu sinema gibi ticari bir sanatla görselleştirerek kitlelere aktarmaksa şüphesiz kat kat daha kıymetli.. Hele ki Türkiye gibi gazetecilerinin eskiye oranla daha fazla susturulduğu, sürgün ya da mahkum edildiği bir atmosferde The Post’u izlerken duygulanmamak ya da etkilenmemek mümkün değil.

Böylesi bir filmin seyrini lezzetli kılan başka bir unsursa şüphesiz Tom Hanks ve Meryl Streep’in başı çektiği oyuncu kadrosu. Her biri hem uyum hem de sergiledikleri performanslar açısından mükemmele yakın bir oyunculuk çıkartmışlar. Fakat Bob Odenkirk’e ayrıca bir parantez açmak lazım. Oscarlarda Sam Rockwell’ın (Three Bilboards Outside ebbing, Missouri) şansı yüksek olsa da Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Odenkirk’ün de adaylar arasında ismi geçmesi muhtemel. Ayrıca canlandırdığı karakter filmin öyle bir kilit yerinde duruyor ki Spotlight’daki Mark Ruffalo gibi günü kurtaran tek adam olabilirdi. Neyse ki Spielberg, Washington Post’u da kendi bütünüyle filmin başka bir karakteri haline getirmiş.

Velhasıl, The Post, gazetecilik okuyan, gazetecilik yapan her insanın özellikle de muhalif kanattan olmayanların izlemesi gereken bir film. Aynı tavsiyeyi sinema yazarı Burak Göral da Sözcü gazetesinde vermişti ama ben de belirtmek isterim: Bu filmi izledikten hemen sonra Alan J. Pakula imzalı All the President’s Men/ Başkanın Tüm Adamları’na geçin. Açık ara onun meseleyi anlatma tarzı, sinema dili, yönetmenliği, oyuncuları, atmosferi vs. daha güçlü bir film. Orada da ‘Watergate skandalı’ anlatılır ve tesadüfe bakın ki bu olayı ortaya çıkaran da yine Washington Post gazetesinin iki cevval gazetecisidir. İkisini üst üste izlemek hem dünya basın tarihinin önemli iki vakasına tanıklık etmek hem de sağlam bir sinema şöleni yaşamak açısından ideal olacağını düşünüyorum. Şimdiden iyi seyirler!



Benzer İşler












82ekran sitesinin bütün hakları saklıdır. - 2017