yukari cik
X
X

Çıplak: Cesur Bir Kadın Hikayesi mi Eril Düzene Bırakılan Bir Eser mi?

Çıplak: Cesur Bir Kadın Hikayesi mi Eril Düzene Bırakılan Bir Eser mi?

82ekran için yazan: Ceren Kurtoğlu

BluTv’nin sansasyonel bir başlık altında ortaya çıkardığı mini dizisi Çıplak 7 ve 8. bölümüyle izleyiciye şimdilik veda etti. Peki, nedir bu Çıplak? Nasıl bir sansasyonel başlıktan söz ediyoruz? Can Evrenol’un yönetmenliğini ve Merve Göntem ile beraber senaristliğini üstlendiği bu mini dizi serisi 8 bölümden oluşuyor ve Türkiye’de şimdiye kadar yapılan en cesur kadın hikâyesi olarak adlandırılıyor.

Konusuna değinecek olursak, eskortluk yaparak para biriktirmeye çalışan Eylül’ün tek hayali Galler’e taşınmaktır. Geçimini eskortlukla sağlamaya çalıştığı bu sürede Cem ile tanışır ve olaylar gelişir. Öncelikle dizinin tanıtımında kullanılan “Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış en cesur kadın hikâyesi” ifadesindeki cesurluğun kime göre olduğu ve “en” sıfatının başlangıcının neresi olduğunu bilmeden veya söylemeden böyle bodoslama bir başlıkla atlamaya çalışmanın dizi için talihsiz bir reklam çalışması olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Diziyi izlemeye başladığınız andan itibaren gerçek hayatı yüzünüze tokat gibi vuracak can alıcı sahneler bekliyorsunuz çünkü adı üstünde şimdiye kadar yapılmış EN cesur kadın hikâyesi ve bu hikâye de Türkiye’de eskortlukla geçimini sürdürmeye çalışan bir kadın üzerinden işleniyor. Bu nedenle kadını ve bedenini metalaştıran, genellikle kadın bedenine zorla sahip olan yeraltı kadın ticaretine farklı bir açıdan yaklaşmayı bekliyorsunuz. Fakat dakikalar geçip gittikçe clickbait denen durumun azizliğine uğradığınızı anlıyor ve heyecanınızın suiistimal edildiğini düşünmeye başlıyorsunuz. İzleyici, “eskort kadın” ve “cesaret” vurgusu üzerinde duran bu yapımın, ataerkil toplumda yaşanan seks işçiliği mağduriyetine, seks işçilerinin görünmezliklerine vurucu bir eleştiri yapılacağını düşünürken karşısında İnstagram’da hesap oluşturmuş para karşılığı seks yapan ‘tatlı bir genç kız’ buluyor. Öyle ki bu genç kız köle fantezisinden fetiş kültürüne kadar uzanan bu eskortluk hayatında psikolojik bir hasar almadan normal hayatına her seferinde mutlu bir şekilde devam ediyor. Yine İnstagram’dan ayarlayıp gittiği bekarlığa veda partisinde damat adayı Cem’e aşık olan Eylül’ün hikâyesinin burada Cem ile olan ilişkisine evrildiğini görüyoruz.

Çıplak’ın Cesurluğu Nereden Geliyor?

Peki, Cem ile vakit geçirmeye başlayan bir yandan da eskortluğa devam eden Eylül’ün hayatındaki cesurluk tam olarak nerede? Şöyle düşünelim. Türkiye’de heteroseksüel ve monogami ilişkilerin bile anlatıldığı yapımlarda öpüşme ve sevişme sahneleri bolca sansüre uğrarken, dijital bir platformda sevişmeden fetiş sahnelerine kadar uzanan bu dizinin çekimlerde cesur davrandığını söyleyebilirsiniz. Sonuç olarak bu kadar önyargılı bir topluma fetiş kültürünü anlatmak da cesaret ister (ki ne kadar anlatıldığı da tartışılır). Fakat senarist Merve Göntem’in açıklamasına gelince işin rengi değişiyor.

“Beden üzerinden değil tavır olarak çıplak bir iş yaptığımızı ilk günden bu yana savundum.” diyor Merve Göntem. Madem cesareti ve çıplaklığı beden üzerinde aramamamız gerekiyor o zaman tam olarak nereden yaklaşacağız? Bu diziyi bu kadar cesur yapan şey bir eskort hikayesi anlatmış olmak mı? Eril toplumun belirlediği “ideal kadın” çizgisinin dışına isteyerek ya da istemeden çıkmak ve bunu cesaret olarak adlandırmak bu eril zihniyete hizmet etmenin başka bir yolu gibi görünüyor. Yani Eylül toplumun belirlediği o ‘ideal’, ‘namuslu’ kadın tanımının tam karşısında ‘eskort’ sıfatıyla durduğu için mi hikayesi bir anda cesur oluyor?

Bu talihsiz tanıtım cümlesinin yanı sıra senaryoda gözle görülür çatlaklar ve doldurulamayan boşluklar var. İlk bölümden itibaren Galler’e gitmek isteyen Eylül bunun sebebini ismi hoş diyerek açıklıyor. Her bölümde dilinden düşmeyen bu Galler sevdasının daha sonra da altı hiçbir şekilde doldurulmuyor. Belki de internette, sosyal medyada görüp hayran olduğu belki de sorunlarından bir kaçış yolu olarak gördüğü Galler, bir gençlik hevesi ya da ihtiyaç olarak aksettirilmeye çalışılıyor olsa bile Eylül’ün hikâyesiyle bir türlü bütünleştirilemiyor. Bu da izleyicinin bu muhabbetten bir süre sonra sıkılmasına sebep oluyor. Bunun dışında bekârlığa veda partisine gidip damada âşık olma klişesini bize en üst mertebeden deneyimleten senaryoda Cem de dâhil olmak üzere dizideki bütün erkeklerin sığ kişiliklerinin yanında Eylül’ün karakterinin derinliklerine girmeyi arzuluyorsunuz. Fakat Eylül, her ne kadar toplumsal normlar içinde görmeye alışık olmadığımız bir karakter olsa bile bir süre sonra onu da, kadın ve erkeği rollere bürüyen bu toplumsal akla boyun eğen, bir erkeğe bilinçli ya da bilinçsizce bağımlı hale gelen bir kadına evrildiğini canlı canlı izliyoruz. Hiçbir şeyi umursamayan Eylül bir anda bağladığı işe bile Cem’i götüren, elinde telefonla ‘erkeğinden’ mesaj bekleyen yeri gelince çaresizce mesaj atan bir kadına dönüşüyor.

Ayrıca dizide Cem’in gözünden sürekli Eylül ile Başak’ın kıyaslanması da rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor. Cem, üniversite mezunu, aile işinde çalışan, kendi hayatında bile pasif kalan çekingen bir erkek olarak karşımıza çıkıyor. Bu düz ve sıradan hayatında ilk kez Eylül sayesinde kendi kabuğundan sıyrılmaya başlıyor. Başak’la yaşadığı sıkıcı seks hayatı gözüne batmaya başlıyor ama Başak’ın toplum önündeki ideal evlenecek kadın çizgisinde olması sebebiyle de vazgeçemiyor. Eylül’ün renkli ve fantezilerle dolu seks hayatı ve Cem’e karşı büründüğü yeri geldiğinde dominant yeri geldiğinde sadık olan tarzı da işin içine girince beyefendi sürekli bir ikilem yaşıyor. Ve yine “paylaşılamayan erkek” görünümüne bürünüyor. Gizlice Eylül ile buluşuyor, mesajlaşıyor fakat hep saklanma ihtiyacı duyuyor. Öyle ki düğün sabahına kadar Cem ile mesajlaşan ve görüşen Eylül her seferinde “ya sen iki güne evlenmeyecek misin?”, “ya sen bugün evlenmiyor musun? Ne istiyorsun benden” diye sorarak aslında Cem’in onu önünde sonunda kabul edeceğine veya ettiğine dair bir cevap vermesini umuyor. İzlediğimiz ve gördüğümüz üzere bugüne kadar kimseye ‘eyvallah’ çekmemiş olan, tek isteği Galler’e taşınmak olan Eylül’ün hayatının merkezine birden bir erkeğin oturması anlatılan karakterin özelliklerine de ters düşüyor. Fakat Cem ise, Eylül gibi bir ‘eskort’u hayatının merkezine oturtamayacak kadar konforuna düşkün, korkak biri. Eylül’ün dominant tavrı ise bu korkak adamın karşısında yerini, bir erkeğin kanatlarının altına girmekten hoşnut olan savunmasız bir kadın tavrına bırakıyor. Yani kadın, Başak gibi işinde gücünde, maddi rahatı ve keyfi yerinde biri de olsa, Eylül gibi ‘toplum ahlâkına’ ters eylemlerde bulunan, özgürlüğüne düşkün biri de olsa her halükarda bir erkeğin ‘güçlü kollarına’ düşme ve onun tarafından onaylanma arzusuna ihtiyaç duyuyor. Adeta Schopenhauer’in ‘’Kadın fıtratı gereği bağımsız olamaz. Her zaman teslim olacak bir erkeğe ihtiyaç duyar.’’ sözüne saygı duruşunda bulunur gibi kadın bu ‘cesur’ hikâyede bile aşksız ve bir erkekten bağımsız düşünülemiyor. O zaman da bu dizi için cesur kadın hikâyesi demenin bir anlamı kalmıyor. Eğer Eylül’ün eskortluk hayatında yaşadığı sıkıntılar bir bölüm bile gösterilmiş olsaydı, sosyal hayatından veya sosyal hayatından dışlanmış olmasından bahsedilmiş olsaydı, anne ve babasıyla olan ilişkisi üzerinden derin çekimler işlenmiş olsaydı (zira annesiyle babasını kazada kaybettiğini öğrendiğimiz Eylül’ün babası, babaannenin ölümünde ortaya çıkıyor) veya en iyi ve en basit ihtimalle Galler’e gitme isteği anlamlı bir düzlem üstüne oturtulsaydı o zaman seyirciyi de içine çeken ve daha anlam yüklü bir yapım olabilme ihtimali artardı. Ailesiyle ilişkisi cenazeden cenazeye bağlı olanlar, yalnız olanlar, yalnız hissedenler, şiddet görenler, yeni bir hayat kurmak isteyenler, ayrımcılığa uğrayanlar, seks işçisi olduğu için dışlananlar hepsi kendinden bir parça bulurdu Eylül’de. Fakat dizi 8 bölüm boyunca ‘hadi bakalım Cem, Eylül’ü kabul edecek mi? Ne yapacak Eylül için Başak’tan ayrılacak mı?’  tarzı Cem ve Eylül arasındaki ilişki soruları ve Eylül’ün tatlı saf bir şekilde para kazanmaya çalışıp Galler’e gitme isteği üzerinden akıp gitti ve izleyicinin, eskortların, seks işçilerinin rahat, eğlenceli, kolay bir hayat geçirdiklerini düşünmelerine sebep oldu.

Erkek İzleyiciyi Erekte Etmek İçin Yazıldığı Aşikar

Bu süre zarfında Eylül başta olmak üzere diğer kadın karakterlerin bedeninin her uygun zamanda teşhir edilmesi ise diziyi bir süreden sonra genel erkek izleyicinin tatmin olma aracı haline getirdi. En sonunda ise Eylül yine bir erkek tarafından ‘kıskançlık, yoldan çıkmışlık vs.’ sebebiyle kurşuna dizildi. Hemen her gün bir kadın cinayetine uyandığımız -ki bu kadınların toplumun kabul ettiği ‘’anaç, normal ve namuslu kadın bireyler’’ olduğunu düşünelim- toplumda kadın cinayetlerini hiçbir şekilde meşrulaştırmamaya bu kadar çabalarken bir de zaten toplumun önyargılı yaklaştığı, soyutladığı, görmezden geldiği seks işçilerinden birinin bu hikâyede yine cinayete kurban gitmesi toplumun bu önyargısını pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Eylül’ün umutlarının, hayallerinin yarıda kalmış olmasını etkileyici ve çarpıcı bir final olarak göstermek asla kabul edilmemeli. Zaten sadece erkek izleyiciyi erekte etmek için yazıldığı aşikâr olan bu senaryoda ‘eskort’ için yolun sonunun cinayet olmasındaki verilmek istenen mesaj ne olursa olsun çok rahatsız edici. Muhtemeldir ki toplumun, seks işçileri ve eskortlara karşı bakış açısının kendi ahlaki kriterlerine göre ‘normal’ olmadıkları ve bu işi yapanların toplumda ahlaksız, namussuz bireyler olarak mimlendikleri gibi su götürmez bir gerçek göz önündeyken dizinin finalinin de topluma göre ahlaksız olan eskort Eylül’ün ölümü olması ortalama zekaya ve bu ahlaki bilgilere sahip her seyircinin aklına gelmiştir. 8 bölüm boyunca uyuşturucu ve alkol kullanan, parayla sevişen, bedeninin her bölümü erotik şekilde detay çekimlerle gösterilen eskort kadının ölümü, bu eylemlerden mastürbasyon malzemesi oluşturan başta erkek kitle olmak üzere genel seyirciyi ‘’su testisi su yolunda’’ düşüncesiyle baş başa bıraktı. Yani eskort olmadığını varsaysak bile Eylül neden bir ‘belalısı’ tarafından bu kadar rahat bir şekilde kurşuna dizilebiliyor? Hem de Eylül hayaline bu kadar ulaşmaya yakınken neden bir erkeğin acı dolu duvarına tosluyor? Senarist, cesur ve özgür olan kadını bir erkek tarafından öldürtmenin seyirciye tokat gibi çarpacağı hissini düşünmüş olabilir. Fakat bu sahneye yansıtılmaya gerek kalmayacak kadar gerçek bir olgu çünkü maalesef bu ataerkil düzen yüzünden her gün anitsayac.com listesine bu şekilde öldürülen bir kadın daha ekleniyor.

Tüm bu nedenleri topladığımızda izleyici, tanıtım başlığından etkilenerek diziye başlayıp daha sonra hayal kırıklığına uğrayan kitle arasında yerini alıyor. Senaryodaki yüzeysellik, diyalogların işleyişi, karakterlerin sığlığı izleyiciyi içine çekmekte zorluyor. Eğer cesareti çıplaklık, uyuşturucu, alkol, seks üzerinden ölçütleyeceksek evet cesur bir yapım fakat zaten dijital ortam “Geniş Aile”, “Seksenler” yayınlamak için yok. Ayrıca kadın bedenini süsleyip püsleyip erotik danslar ve şarkılarla alakalı veya alakasız her bölüm kameranın ortasına koymak da bir süre sonra göze ve cinsel uyarılmaya hizmet etmeye başlıyor. Can Evrenol ve Merve Göntem başta olmak üzere bütün ekibin çabası göz ardı tabii ki edilmemeli özellikle Müge Bayramoğlu’nun rol bile olsa toplumsal baskı, önyargı dinlemeden işini hakkıyla yapması takdir edilmeli. Fakat dizinin bir derdi anlatma kaygısı gütmediği çok belli. Dizi adeta, televizyon ekranında yayınlanamayacak her türlü eylemi senaryoda barındırıp ergen erkek izleyici kitlesini hedef alma amacıyla yazılmış gibi görünüyor.

Can Evrenol ve Merve Göntem’in bize feminist manifesto gibi bir senaryo yazma borcu ve yükümlülüğü tabii ki yok; ya da Can Evrenol ve Merve Göntem bize toplumcu gerçekçiler gibi politik eserler bırakmak zorunda da değiller. Fakat eğer bir dizi için farklı ve cesur gibi kavramlar kullanılmaya başlanıyorsa ve gerçekten nadir olarak rastladığımız toplumun kabul etmediği sınıf üyelerinden birinin hikâyesi özne olarak alınıyor ve reklam çalışmaları bu özne üzerinden ilerleyip beklenti yükseltiliyorsa  bunun hakkını seyirciye sonuna kadar vermek bütün ekibin boynunun borcu haline geliyor. Umarız ki 2.sezonun yazımına başladığını belirten Merve Göntem, hikâyeyi gerçekten toplumun önyargısını ve kendisini sorgulayacağı şekilde bir amaç güderek yazmayı hedefler ve Eylül’ün ölümünü sadece hayali bir fantezi olarak kılar.




82ekran sitesinin bütün hakları saklıdır. - 2020