Yukarı Çık
Başkaldırının Belgeseli: Al Midan (2013)

Başkaldırının Belgeseli: Al Midan (2013)

82ekran için yazan: Ceren Zeytin

Belgesel estetiğinin sinemanın yanı sıra yaşamdaki karşılığını ve değişimini 2014’ün En İyi Belgesel Film Ödülü’ne aday gösterilen Meydan (Al Midan, 2013) filmi üzerinden ele alabiliriz.

Filmden değil yaşamdan, Mısır’da 529 insan için verilen toplu idam kararından başlayalım. 24 Mart 2014 tarihinde mahkemenin yarım saatten daha az (tam olarak 26 dakika) süren bir duruşma sonunda aldığı bu kararın, yalnızca yaşadığımız yüzyılın değil, geçmiş gelecek, hiçbir çağın vicdanına sığmadığı konusunda herkes hemfikir oldu. 25 Ocak 2011’de Mısır’dan Tahrir Meydanı’ndan tüm dünyaya “lider değil vicdan arıyoruz” diyerek haykıran, ayaklanan ve çok değil, 25 Ocak’tan 18 gün sonra otuz yıllık baskıcı Hüsnü Mübarek rejimini düşürerek devrimi gerçekleştiren bir halkın, aradığı vicdanı yüzlerce insanın idam kararında bulmadığını bildiğimiz gibi, o halkın uzun yıllara yayılmış direnişine adı “idam” olan resmi cinayetin utancının yakışmayacağını, bu utancı taşımayı kabul etmeyeceklerini biliyoruz.

Ocak 2011’de Tahrir Meydanı’nda başlayan ve iki buçuk yıla yayılan halk ayaklanmasının, başkaldırının belgeseli “Meydan”. Filmin yönetmeni, Mısır’da doğmuş, çocukluğunun büyük bölümünü Mısır’da geçirmiş, daha sonra Amerika’ya göçmüş ve orada yaşayan genç bir kadın: Jehane Noujaim. İsyanın ilk gününden başlayarak üç yıla yaklaşan bir zaman aralığında tam 1600 saatlik görüntü kaydedilmiş ve bir kuyumcu titizliğiyle işlenen, seçilen, kurgulanan bu görüntülerden hem kendi içinde organik bir bütünlük taşıyan hem de “taslak” diyebileceğimiz 100 dakikalık bir belgesel film ortaya çıkarılmış.

Alıştığımız ya da alıştırılageldiğimiz belgesellere benzemiyor bu film. Öte yandan belki de çok iyi bildiğimiz, yine farkında olmadan alıştığımız, aşina olduğumuz, giderek kanıksadığımız, hatta hoşumuza gittiğini söyleyebileceğimiz bir anlatı biçimi, yapısı var. Televizyon haberlerindeki geniş ya da üst açıdan, uzaktan izlediğimiz, tele objektiflere optik olarak yaklaşılabilen ama içine pek girilmeyen Tahrir Meydanı’nın tam ortasındayız ve olup bitenleri farklı kişilerin, karakterlerin gözünden izliyoruz; daha doğrusu o karakterlerin kimi zaman birkaç adım arkasında ya da önünde, çoğu zaman ise hemen yanlarında durarak tanık oluyoruz her şeye.

Ahmed Hassan, okul harçlığını sokaklarda limon satarak çıkartmış, çocukluğu gibi yeniyetmeliğini de ülkesinin hiçbir ışık, umut vadetmeyen karanlığında, çaresizlik duygusu içinde geçirmiş bir delikanlı.

Khalid Abdalla, İngiltere’de yaşayan ve Mısır’ın, Mısırlıların sevdiği bir aktör ve ayaklanma başladığında mesleğini, kariyerini bir kenara bırakarak vatanına gelmiş, devrim için elinden geleni ardına koymamaya kararlı bir insan.

Magdy Ashour, Müslüman Kardeşler’in bir üyesi, çoluk çocuk sahibi, dindar ama bağnaz olmayan, gerektiğinde aynı inancı paylaştığı insanları karşısına alabilen ya da onlar tarafından dışlanmaktan korkmayan gözükara, yardımsever birisi.

Aida, direnişin başladığı ilk gün meydana gelip çadırını kuran Mısırlı genç bir sinemacı. Devletin medyası ve o medyanın gerçeği çarpıtan söylemiyle, propagandasıyla savaşıyor Aida. Fotoğraf makinesinden kameraya, ses kayıt cihazından telefona, bilgisayara varıncaya kadar elinde belge üretecek herhangi bir teknoloji, cihaz olan herkesi, tüm arkadaşlarını örgütlemeye, gerektiğinde kanıt olarak kullanılabilmek için çevresinde olup biten her şeyi olduğu haliyle belgelemeye çalışıyor. Onun bu çabası çok önemli çünkü mücadelenin dijital teknolojile kurulan cephesinde verilen kavga belki de çadırla, barikatla, taşla kurulan cepheden daha önemli. Louis Althusser, “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı kitabında ideolojinin tamamen somut kavramlardan oluştuğunu söyler. İdeoloji, fikirler gibi soyut değildir. Aksine, okuldur, ailedir, kilisedir, partidir. Medya aracılığıyla yayılan ideolojik söylemler gerçek sandığımız bir yanılsama ağı oluşturur.Bu aşamada sanat, ağı ören ideolojik söylemi kullanarak ağı sökecek, neyin gerçek neyin yalan olduğunu insanlara gösterecektir. Yanılsama ağını sökmenin, neyin sahte neyin hakikat olduğunu göstermenin yolu ise kamerayı, bilgisayarı, dijital teknolojiyi etkin kullanmaktan geçiyor.

Ragia, Mısır’daki İnsan Hakları Hareketi’nin ön saflarında mücadele eden bir başka genç kadın. O da gözaltına alınan, tutuklanan, işkenceye maruz kalan sivillerin hakkını, hukukunu korumak ve savunmak için mücadele eden bir avukat. Filmin bir noktasında “Mısır halkı hiçbir şeye isyan etmez. Eğer, bugün ayaklanıyorsak buramıza kadar gelmiştir.” diyor. Albert Camus, Başkaldıran İnsan kitabında: “Kimdir Başkaldıran İnsan? Hayır diyebilen biri der.” Bir sınırın varlığını belirler bu “hayır.” Yani, “Buraya kadar evet, ama bundan sonrasına hayır.” demektir. Başkaldırı bir anlamda kendi varoluşunu ortaya çıkarmaktır. İnsanın varlık sebeplerindendir. Devrimin içinde her şeye izin vardır, öldürme bir ilke olabilir Ama başkaldırma eyleminde ölüme ve öldürmeye izin yoktur. Başkaldırı, bireyin temel bir insan hakkı olan, yaşama hakkını savunur. Dolayısıyla, işkencenin her türüne ve idama karşıdır. Başkaldırmanın derin mantığı, yıkma mantığı değildir: yaratma mantığıdır. Başkaldırının temelinde yatan şey haklı olma duygusu; adalettir.

Ramy ise Kahire’nin taşrasından, küçük bir kasabadan çıkıp gelmiş, daha önce hiç tanınmayan ama Tahrir Meydanı’nda şarkılarıyla, sözleriyle bir anda ünlenen, devrimin sesi, ruhu, müziği olmuş bir karakter.

Hüsnü Mübarek’in dikta rejiminin devrilmesinin ardından kronolojik olarak askeri yönetimin gelişini, fakat gelenin baskısıyla, zulmüyle, yıkıcılığıyla, gideni aratması sonucunda ortaya çıkan karmaşadan yararlanmak isteyen Müslüman Kardeşler’in orduyla gizli bir anlaşma yaparak Mursi’yi iktidara getirmelerini, ancak gücü, iktidarı kim ele geçirmişse yalanı dolanı, zulmü, baskıyı onun sürdürdüğünü, kısacası bitmeyen bir mücadeleyi izliyoruz.

Filmdeki meydan, yani Tahrir Meydanı’nın bir gerçek olarak karşılığı şehir merkezindeki geniş, boş bir alandır; ama yönetmen Tahrir (Özgürlük) adından hareketle, bu gerçeği özgürlük, halkın haklı gururu, onuru, haysiyeti olarak yorumlar. Tahrir Meydanı’nda on binlerce insanı bir araya getiren, çadırlar, barikatlar kurduran, ateşler yaktıran şey özgürlük özlemidir. Bu özlemle berber dükkanını kapatır, bir sandalye bir aynayla berberliğini meydanda yapar; doğum günü pastasının üzerindeki mum meydanda üflenir; beraber aç kalınır, beraber çay içilir, meydanda sofralar kurulur.

Katliamdan kaçan, canını kurtaranlar meydanın hemen yanındaki müzeye sığınır ama orada da gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler yaşanırken kamera yerini sosyal medya üzerinden, web sitelerinden akan canlı görüntülere bırakır. İzleyici kimi zaman meydana yukarıdan bakan bir apartman dairesinde Aida ile birlikte bilgisayar ekranındaki bu görüntülere eğilir, olup bitene tanıklık eder, kimi zaman Ramy’nin gitarına söylediği şarkıyla eşlik ederek “Ey Meydan/Bunca zamandır neredeydin?/Seninle şarkı söyledik ve seninle ümit ettik/Savaştık, korktuk ve dua ettik/Özürlüğün sesidir bizi birleştiren/Artık geri dönüş yok/Sesimiz duyuluyor/Artık yasak değil rüya görmek”

Meydan’daki bir adam da şöyle diyor: “Dünya’yı şiirimizle dolduracağız. Kelimelerimiz, bu meydanda kalıp bu savaşta mermi olacak. Ve bir gün, tüm Mısır’ın Tahrir Meydanı gibi olacağını hayal ediyoruz.”



Benzer İşler


" alt="BluTV’de Kısalar: KısaKes Kısa Film Seçkisi">

BluTV’de Kısalar: KısaKes Kısa Film Seçkisi

devamı

" alt="Film Tadında: Behzat Ç. 78.Bölüm">

Film Tadında: Behzat Ç. 78.Bölüm

devamı

" alt="Bir Komediden Fazlası: The Kominsky Method (2018)">

Bir Komediden Fazlası: The Kominsky Method (2018)

devamı

" alt="Back To The Future Kamera Arkası Arşivi">

Back To The Future Kamera Arkası Arşivi

devamı











82ekran sitesinin bütün hakları saklıdır. - 2017